Ocak 1970 için arşiv

Herbalife: Daha Önce de Yaralar Almıştı

Herbalife, bu dünyanın üçüncü en büyük doğrudan satış firması yaklaşık iki yıldır A.B.D.’nde bir borsa yatırımcısının saldırılarına maruz kalıyor. Bill Ackman isimli bu yatırımcı, açığa satış yaptığı yüz milyonlarca dolarlık Herbalife hisselerinin değer kaybetmesi için elinden geleni yapmakta. Hisse değeri düştüğünde de, bundan kendisi kazançlı çıkacak. Şu ana kadar başarılı olabilmiş değil, olabileceğini de düşünmüyorum açıkçası. Ama bu durum, baş edebilmek için Herbalife yöneticilerinin zamanlarına ve şirketin de harcamalarına mal oluyor tabii.

Fakat size bu hafta bundan değil, Herbalife’ın uzunca bir süre önce geçmek zorunda kaldığı başka bir sıkıntılı döneminden söz edeceğim.

Herbalife, vizyon sahibi bir girişimci olan Mark Hughes tarafından Şubat 1980’de kurulmuştu. Mark Hughes’ın yaşamı oldukça aslında zor başlamış. Annesiyle babası daha o doğmadan ayrılmış, anneannesi ve dedesi tarafından resmen evlat edinilmiş. “Hughes” da babasının değil, anne tarafından dedesinin soyadıdır.

Mark’ın annesi kilo problemine takıntılıymış ve kilo vermeye yarayan ilaçlara bağımlı hale gelmiş, sonunda da bu ilaçlar yüzünden ölmüş. Mark Hughes, annesinin bu trajik öyküsünü sonradan dünyanın dört bir yanındaki Herbalife distribütörlerini motive eden bir öyküye dönüştürmüştü.

Bazı kaynaklara göre Mark Hughes, daha genç yaşta uyuşturucu kullanmaya başlamış. 16 yaşındayken çocuk mahkemesi tarafından, sorunlu gençlerin gittiği bir okula yerleştirilir. Mark Hughes’un resmi bir lise diploması olmadığı da bilinen bir gerçektir.

Mark Hughes ilk evliliğini 23 yaşındayken Kathryn Whiting ile yaptı. Bu arada çift, Herbalife’ın da temellerini attılar. Mark Hughes ikinci evliliğini Angela Mack, üçüncüsünü ise eski bir güzellik yarışması birincisi olan Suzan Schroder’le yaptı. 1991 yılında Mark Hughes’ın tek çocuğu olan Alexander doğdu.

Suzan Schroder 1997 yılında Mark Hughes’a boşanma davası açtı. Schroder’in Mark Hughes’a o ayrılık dönemde bile hala aşık olduğu ancak onun alkole ve işine olan bağımlığından bıktığı söylenir. 1996 ve 1997 yıllarında Mark Hughes, Los Angeles polisince iki kez alkollü araç kullanırken yakalanmıştı. Mark Hughes 1999 yılında dördüncü eşi Darcy ile evlendi. Darcy’nin Mark Hughes’dan önceki eşi ise ünlü aktör Jean-Claude Van Damme’dı.

2000 yılı Herbalife için oldukça trajik bir yıldır çünkü tüm dünyaya sağlıklı yaşam öğütleri vermekte olan Mark Hughes, 44 yaşındayken aniden ölür. Büyükannesinin doğum günü partisinin ardından, sabah yatağında ölü bulunur. Sağlıklı yaşamı destekleyici ürünler satan bu şirket için daha da trajik olan, ölüm nedeninin aldığı alkol ve anti-depresan bileşimi olmasıdır.

Yine resmi raporda Mark Hughes’un, alkol sorunu nedeniyle bir süredir psikiyatrik tedavi gördüğü ve ayrıca günde yedi-sekiz adet puro içmekte olduğu belirtilir.

Bütün bunların, sağlıklı yaşam mesajları veren bir şirketin en son ihtiyacı olan haberler olduğuna hiç kuşku yok. Ama bunun gibi olumsuz haberler, Mark Hughes’ın ölümüyle azalmadığı gibi sonrasında daha da artar.

Mark Hughes’un ölümünden sonra dönemin Yönetim Kurulu Başkanı Jack Reynolds çıktı ve Mark Hughes’un gerçek babasının kendisi olduğunu iddia etmeye başladı. Bundan başka, şirketin yöneticileri arasında da birbirlerini hemen her şeyle suçladıkları bir dizi dava açıldı.

2005 yılına gelindiğinde Mark Hughes’un üçüncü eşi Suzan Schroder, Herbalife’ın CEO’su Chris Pair aleyhine cinsel taciz davası başlattı. Bu aslında ikisi arasında yıllara dağılmış davaların sadece birisiydi. Mahkeme Chris Pair’i bu davada suçsuz bulduysa da Herbalife bu dava nedeniyle yine manşetlerdeydi. 2006 yılında Herbalife bu defa da bir başka davanın görülmesi sırasında, Suzan Schroder’ın Mark Hughes’la olan boşanma davası sürecinde özel dedektif tuttuğu haberleriyle manşetlere çıktı.

Bunlar yetmezmiş gibi bir de Mark Hughes’un oğlu Alexander etrafında bir dava başladı. Annesi oğluna oldukça yüksek bir miktarda “cep harçlığı” verilmesini talep ediyor, Alexander’ın varlığını 35 yaşına gelinceye dek yönetmekle yükümlü kılınan kurul ise böyle bir miktarın Alexander’ı yoldan çıkaracağı gerekçesiyle vermemekte direniyordu.

Yaklaşık 10 yıl boyunca Herbalife’ı manşetlere taşıyan bu olaylara baktığımızda, bu şirketin yaşamını sürdürmüş olmasının bile olanaksız olacağı rahatlıkla düşünülebilir. Oysa gerçek, bilindiği gibi bunun tersi oldu.

Mark Hughes öldükten sonra Herbalife’ın satışları düşmeye başlamıştı. Bir üst yönetim değişikliğinden sonra, şirketin satılmasına karar verildi. 2002 yılında da Whitney & Co. ve Golden Gate Capital isimli girişim sermayesi şirketlerinin öncüğünde bir grup yatırımcı, şirketi satın aldı. Bu yeni ortaklık, Michael O. Johnson’ı şirketin CEO’su yaptı. Michael O. Johnson, Herbalife’a gelmeden önce Walt Disney Company’nin Başkanlığını yapıyordu. Şirketin yeni sahipliğiyle başlayan olumlu dönüşüm, Michael O. Johnson’ın Nisan 2003’te göreve gelmesiyle ivme kazandı. Herbalife, bir yıl sonra New York Borsası’nda halka açıldı.

Herbalife, Michael O. Johnson önderliğinde birçok kişinin tahmin bile edemeyeceği ölçüde başarılı oldu. Şirketin satışları 2004 yılında 1.3 milyar Dolar iken,  2009’da 2.3 milyar Dolar’a yükseldi..

Bu arada da Michael O. Johnson, 2007 yılında aynı zamanda Yönetim Kurulu Başkanlığı’na atandı. Şirket dışında Michael O. Johnson, fitness tutkusuyla tanınıyor. 20 yıldan beri triatlonlara katılmakta. Michael O. Johnson kuşku yok ki çok iyi bir yönetici ama şirketin geçirdiği onca zorlu dönemlerin ardından açık ki bu yönüyle de Herbalife’ta ihtiyaç duyulan bir lider.

Bugün karşımızda, 91 ülkede faaliyette, 2013 yılında 4.8 milyar Dolar satış gerçekleştirmiş olan bir şirket var. 2009′dan bugüne, beş yılda cirosunu ikiye katlamış yani! Herbalife, 2014 yılında bunun da üzerine ekleyerek 5.3 milyar Dolar ciro hedefliyor.

Gördüğünüz gibi Herbalife’ın şu anda geçmek zorunda kaldığı sıkıntılar ilk değil ama öncekinden de başarıyla, hem de büyük bir başarıyla sıyrılmıştı.

Copyright © Doğrudan Satış Dünyası. Tüm hakları saklıdır.

Yorum bırakın

Bir Ülkeden Çıkmaya Karar Verirken

Uluslararası pazarlarda iş yapan bir şirketin, işlerinin düzgün gitmediği bir ülkede “Devam mı yoksa tamam mı?” kararını vermesi hiç de kolay değildir. Bu, doğrudan satış sektöründe daha da zordur çünkü bir ülke için verilecek “Tamam, çıkıyoruz!” kararı, diğer tüm ülkelerde ciddi sonuçlara yol açar. Üstelik bunun etkisi sadece o ülkelerdeki mevcut saha ekiplerinde değil, gelecekteki potansiyel ekipler üzerinde de görülür. Kısacası, yeni kayıtlar etkilenir.

Bu haftanın yazısında, bu konu kapsamında iki firmaya odaklanacağız: Avon ve Oriflame.

Avon

Bundan birkaç hafta önce Forbes dergisinde çok ilginç bir makale yayınlandı. İlginç dememin nedeni, Avon’un dünya genelinde içinde bulunduğu sorunlardan kurtulabilmesi için Kuzey Amerika ve Asya-Pasifik ülkelerinden (özellikle de Çin’den) çıkmasının bir çözüm olabileceğini öne sürüyordu. Makale bu öneriyi birkaç somut gerçekliğe dayandırıyordu:

1) Kuzey Amerika ve Asya-Pasifik bölgelerinin Avon’un cirosu içindeki payları 2012’de %25 iken 2013’te %22’ye gerilemişti.

2) Avon’un, Kuzey Amerika’da temsilcilerin kalıcılıkları konusunda ciddi sıkıntıları bulunuyordu.

3) Çin hükümetinin empoze ettiği mağaza açma zorunluluğu, Avon’a ciddi hasarlar veriyordu çünkü Çin tüketicilerinde prestijli markalara doğru bir kayış vardı.

Makale bunları sıraladıktan sonra da Avon’un bu sorunlu pazarlardan çıkmasını öneriyor. Bunun yerine de Latin Amerika ile Avrupa ve Orta Doğu gibi daha karlı pazarlara odaklanmasının daha akılcı bir strateji olacağını savunuyor.

Oriflame

Şimdi de gelelim Oriflame’e… Oriflame de, Avon’a benzer bir biçimde ama farklı bir bölgede, Bağımsız Devletler Toplululuğu (BDT) diye bilinen Rus Cumhuriyetleri’nde sıkıntılı. Hem de epey bir süredir, 2011’den beri. Bu başlık altındaki ülkeler, Azerbaycan, Belarus, Ermenistan, Gürcistan, Kazakistan, Kırgizistan, Moldova, Moğolistan, Rusya ve Ukrayna.

Aşağıdaki tabloda göreceğiniz gibi Oriflame’in bu bölgede hem satışları ve hem de danışman sayısı düşüş trendinde. Fakat bu ülkeler aynı zamanda Oriflame için çok önemli çünkü neredeyse şirketin cirosunun yarısı bu 10 ülkeden geliyor. Bu nedenle de burada meydana gelecek en küçük bir tökezlemenin bile Oriflame geneline yansıması büyük oluyor. Nitekim şirket, birkaç yıldır global cirosunu artıramıyor. Peki, yukarıdaki Avon’la ilgili tartışmaya atıfta bulunarak Oriflame’in de bu ülkelerden çıkması önerilebilir mi? Sadece ciroya bakarsak eğer, muhtemelen bu sorunun cevabı “Evet” olur.

Ama bir de karlılık cephesi var işin. Göreceğiniz gibi bu 10 ülke, Oriflame’in toplam karının çok önemli bir bölümünü oluşturuyor. Öyleyse bu bölgeyi terketmek global cironun yarısını bırakmak anlamına gelebilir ama şirketin karının da neredeyse tamamından vazgeçmek demek olur bu.

Sonuç

Bir ülkeden çıkmaya ya da çıkmamaya karar vermeden önce eldeki tüm finansal verilerin ve o ülkeden geleceğe yönelik beklentilerin masaya yatırılması elbette şart. Fakat doğrudan satış sektöründe bu yapılırken, bir de dünyanın dört bir yanındaki saha ekiplerinin olası reaksiyonlarının göz önünde bulundurulması gerekli.

Oriflame’le ilgili son bir not: Kanımca şirket yönetiminin, yukarıdaki 10 ülke dışında kalan yerlerde de kar etmenin yollarını bulması gerekli. Çünkü Oriflame 60’dan fazla ülkede var olduğuna göre mevcut durum, geriye kalan 50 ülkenin toplamında pek de kar edilmediğini gösteriyor.

Copyright © Doğrudan Satış Dünyası. Tüm hakları saklıdır.

Yorum bırakın