Benim Öyküm-1: Kariyerimde Yeni Bir Sayfa

Doğrudan satış sektöründe başarılı olmuş saha liderlerinin öyküleri büyük önem taşır. Bu işin ne denli gerçek olduğunu gösterirler ve başkalarına da ilham verirler. Ben bağımsız doğrudan satışçı olarak sahada hiç olmadım, hep kurumsal taraftaydım. Bu açıdan benim öyküm ilham verir mi vermez mi, buna ancak siz karar verebilirsiniz. Ben sadece istedim ki bu iş Türkiye’de kurumsal olarak nasıl başladı, ilk evrelerinde neler oldu, kendi gözlüğümden anlatayım. Niyetim sizleri sıkmak değil, onun için bu diziyi ardı ardına yayınlamayacağım, araya başka konular da girecek. Bakalım ilginç bulacak mısınız bu öyküyü?

Pazarlama kökenliyim. Daha Tarsus Amerikan Koleji’nde okurken işletmeci olmayı aklıma koymuştum, Boğaziçi Üniversitesi’nde işletme okumaya başlamadan ise pazarlamaya yönelmeyi. İş hayatıma hızlı tüketim ürünleri sektöründe ürün yöneticisi olarak başladım. Sonra evlendim. Başer-Colgate firmasında keyifli-mutlu çalışırken, çok uyumlu çalıştığım İtalyan patronumun yerine Başer ailesi tarafından oldukça niteliksiz bir Pazarlama Müdürü getirildi. İş yaşantımın başlarındaydım, amirim bu kişi olunca artık öğrenemiyordum. Şirkete gireli iki yıl olmuştu, iş aramaya başladım.

Gazetedeki bir ilanda Yapı Kredi Bankası’nın, bireysel bankacılık pazarlamasını ürün yönetimi ilkelerine göre yapılandırması çok ilgimi çekti. Bankacılık sektörü için büyük bir yenilikti ve benim için de müthiş bir deneyim olabilirdi. Hala dostluğumuzu koruduğumuz, sonradan kariyerine bu alanda devam edip bireysel bankacılıkta çok önemli bir isim olan sevgili Mine Könüman’la aynı gün, birlikte işe başladık.

Yapı Kredi Bankası’nın o dönemde Maslak’ta olan bireysel bankacılık bölümü benim için beklediğimden de büyük bir deneyim, bir okul oldu. Bana çok şeyler kattı. Doğrudan bağlı çalıştığım Ahmet Çakaloz ve onun amiri İsmail Yalçınkaya ayrı ekollerde iki yöneticiydi, ikisinden de çok önemli dersler attım bilgi dağarcığıma.

Beni işe alan patronum Ahmet Çakaloz, kariyerinde önemli bir terfi alarak Garanti Bankası’na geçti. Yerine ise aynen bir önceki işimde olduğu gibi yine niteliksiz bir yönetici gelince, iki yılın sonunda burada da iş aramaya başladım.

Kasım 1991’de Hürriyet gazetesinde küçük bir ilan gördüm. İlanı veren İsveç Ticaret Merkezi’ydi. Türkiye’de faaliyete geçecek İsveçli bir doğrudan satış şirketi için Genel Müdür arıyorlardı. O ana kadar bırakın Genel Müdürlüğü, pazarlama departmanı bile yönetmemiştim. Yöneticilik deneyimim, Yapı Kredi’deki beş kişilik bir satış ekibine yaptığım yöneticilikten ibaretti.

İlana başvurdum. Kendimi çok layık gördüğümden değil, yöneticimden kurtulmak, kendime yeni ufuklar açabilmek için şansımı deniyordum sadece. Görüşmeye çağrıldım. Heyecanla gittim, İstanbul Esentepe’deki İsveç Ticaret Merkezi’nde görevli bir Türk hanımla iş görüşmesi yaptım. Görüşme sonunda bana hala ilgilenip ilgilenmediğimi sorunca “Evet, evet!” dedim. Beni yan odaya aldı. Bu kez karşımda iki İsveçli yönetici vardı: Sven Mattsson ve Fredrik Ragmark idi isimleri. Sven Mattson, Doğu Avrupa olarak adlandırdıkları, Türkiye’nin de içinde olduğu bölgedeki yayılmanın operasyonel yönlerini, Fredrik Ragmark ise hukuki yönlerini yönetiyordu. Bir saate yakın görüştük ve ayrıldık. Türkiye’de daha önce olmayan bir satış modelini getirmek istiyorlardı. Çıkarken elime İngilizce, fotokopiyle çoğaltılmış bir prim sistemi belgesi tutuşturdular, “Siz buna bir bakın.” dediler. İçim heyecan dolu, ayrıldım yanlarından.

İki gün sonra Fredrik Ragmark aradı ve benimle bir öğle yemeği yemek istediğini söyledi. “Hmm, işler ciddileşiyor galiba.” dedim kendi kendime. Maçka’da, Swissotel’de bir yemek yedik. O daha çok sordu, ben daha az. Sonra yine ayrıldık.

Birkaç gün sonra bir telefon daha geldi. Şirketin o dönemdeki merkezi olan Brüksel’e çağrılıyordum. Büyük patronla, şirketin iki büyük ortağından biriyle görüşecektim. Bu defa artık oluyordu galiba…

Hiç mi hiç sevemediğim Yapı Kredi’deki amirime düzmece bir öykü uydurup üç gün izin aldım ve atladım, Brüksel’e gittim. Bir akşam vakti indim Brüksel’e. Tek başıma sokaklarda dolaştım. İlk defa geldiğim bir şehirdi. Merakla sokak aralarına girip çıktım bir süre. Sonra otelime geri döndüm. Ertesi gün önemli bir gün olacaktı. Hem kafaca, hem de bedenen zinde olmak gerekti. Kariyerimdeki bu büyük sıçramanın gerçekten olup olamayacağını düşünüyordum hep.

Benimle İstanbul’daki görüşmeyi yapan iki İsveçliden biri olan Sven Mattsson, ertesi sabah otele gelip beni aldı ve ofislerine gittik. Brüksel’in ünlü caddelerinden Avenue Louise’de, küçücük bir ofisti. Görüşme, şirketin Doğu Avrupa bölgesinin yönetimini üstlenmiş olan Jonas af Jochnick’leydi. Batı Avrupa ise iki kardeşin küçüğü olan Robert af Jochnick’in sorumluluğundaydı. Bu konuşma da yarım saat kadar sürdü. Jonas af Jochnick son derece nazik ve daha önemlisi, çok mütevazı bir kişiydi. Hiç gerilmediğimi hatırlıyorum görüşmede. Bana Türkiye’nin politikasından, ekonomisinden bir sürü sorular sordu ve olumlu ya da olumsuz hiç renk vermeden, başladığı nezaketle bitirdi konuşmayı.

Sven Mattsson’un odasına geçip de artık sıra ücret paketini konuşmaya geldiğinde anladım: İşi almıştım, kariyerimde müthiş bir sıçrama yapıyordum. Sıkı bir pazarlıktan sonra anlaştık. Mutluluktan uçuyordum. Otele döner dönmez eşimi aradım, toplantıdaydı. Sekretere, “Eşime, Genel Müdür olduğumu söyleyin.” dediğimi çok iyi hatırlıyorum.

Ertesi sabah erken bir uçakla İstanbul’a döndüm. Aralık 1991’di, artık Türkiye’nin ilk network marketing şirketi olacak olan Oriflame’in Genel Müdürüydüm. Ama ne var ki, ilk iş görüşmesinde elime tutuşturulan İngilizce kazanç planı ve görüşmelerde aldığım bölük-pörçük bilgiler dışında, network marketing adına hiçbir şey bilmiyordum!

Sonraki bölümde: Şirketi Kurmak

Copyright © Doğrudan Satış Dünyası. Tüm hakları saklıdır.

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: